Tuğçe Turanlar

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Klinik Okumalar
    • İlişkisel Dinamikler
    • Bedensel Bellek
    • Jungiyen Okumalar
  • Podcast
  • İletişim

Tuğçe Turanlar

  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Klinik Okumalar
    • İlişkisel Dinamikler
    • Bedensel Bellek
    • Jungiyen Okumalar
  • Podcast
  • İletişim
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • Klinik Okumalar
    • İlişkisel Dinamikler
    • Bedensel Bellek
    • Jungiyen Okumalar
  • Podcast
  • İletişim
featured_image

Bağlanma Stilleri: Neden Zıt Kişiliklere Çekiliriz?

14 Ekim 2025 Yazar: Tuğçe Turanlar İlişkisel Dinamikler 0 Yorum

Bağlanma Stilleri Nedir? İlişkilerdeki Görünmez Dinamikler

Bağlanma kuramı, bireyin erken çocukluk döneminde bakım verenleriyle kurduğu ilişkinin, yaşam boyu kurduğu yakın ilişkilerin temelini oluşturduğunu öne sürer. John Bowlby ve Mary Ainsworth’ün çalışmalarıyla şekillenen bu kuram, insanların duygusal yakınlık kurma, güvenme ve destek arama biçimlerinin tesadüf olmadığını gösterir. Çocuklukta deneyimlenen güvenli ya da güvensiz bağlanma biçimleri, yetişkinlikte “kaygılı”, “kaçınmacı” veya “güvenli” bağlanma stilleri olarak yeniden görünür hâle gelir.

Yetişkin ilişkilerinde bu stiller, bir kişinin yakınlığa verdiği değer, bağımlılıktan duyduğu korku veya reddedilme hassasiyeti gibi derin duygusal eğilimleri belirler. Ancak dikkat çekici bir olgu vardır: bireyler çoğu zaman kendilerini, kendi bağlanma tarzlarından oldukça farklı davranan kişilere karşı güçlü bir çekim içinde bulurlar. Kaygılı biri kaçınmacı birine ilgi duyar; uzak duran biri duygusal olarak talepkâr birine. Bu durum yalnızca romantik ilişkilerde değil, dostluklarda ve sosyal çevre seçimlerinde de kendini gösterir. Peki neden kişi, kendisine en zorlayıcı gelen ilişki biçimlerine yönelir?

Kaygılı ve Kaçınmacı Bağlanma: Zıtların Çekimi Neden Olur?

Bağlanma kuramı açısından bakıldığında, “kaygılı” ve “kaçınmacı” bireylerin birbirine çekilmesi bir tesadüf değildir. Kaygılı bağlanma stiline sahip kişi, duygusal yakınlık ve onay arayışı içindedir; terk edilme olasılığına karşı duyarlıdır. Kaçınmacı bağlanma stiline sahip kişi ise bağımsızlığı korumayı, duygusal mesafeyi sürdürmeyi tercih eder. Bu iki eğilim bir araya geldiğinde, biri yaklaşır, diğeri uzaklaşır; biri ilişkiyi kurtarmak için çabalar, diğeri özgürlüğünü savunur. Bu karşıtlık, ilişkide güçlü bir duygusal gerilim yaratır. Kimi zaman bu gerilim “çekim” olarak deneyimlenir.

Başlangıçta, bu farklılıklar karşılıklı olarak büyüleyici görünebilir. Kaygılı birey, kaçınmacının sakinliğini “güçlü” veya “kendinden emin” olarak yorumlar; kaçınmacı birey ise kaygılının sıcaklığını ve duygusal yoğunluğunu “canlılık” olarak algılar. Fakat bu zıtlık zamanla bir denge değil, bir döngü hâline gelir. Yaklaşan ve uzaklaşan roller tekrarlanır; ilişki bir “kovala–kaç” ritmine oturur. Çekim, bir yandan doyurucu bir bağlanma ihtimalini hatırlatırken, diğer yandan kişinin kendi güvensizliklerini yeniden tetikler.

Neden Kendi Bağlanma Stilimizin Zıttına Çekiliriz?

İlk bakışta, bir kişinin kendi bağlanma stilinin tam tersine sahip birine yönelmesi mantıksız görünebilir. Ancak psikolojik düzeyde bu eğilimi açıklayan birkaç temel mekanizma vardır. Bunlardan ilki tamamlayıcılık, yani denge arayışıdır. Birey, ilişkide kendisinde eksik hissettiği özellikleri diğerinde bulmaya çalışabilir. Duygusal olarak yoğun yaşayan biri, soğukkanlı bir partnerde denge ararken; duygularını bastıran biri, açık ifadeli bir partnerin yanında “yaşadığını” hissedebilir. Bu durum bir tür içsel denge arayışı olsa da, uzun vadede karşılıklı doyumu her zaman garantilemez.

İkinci mekanizma, şema tekrarı olarak bilinir. İnsanlar çoğu zaman geçmişte tanıdık gelen ilişki biçimlerini yeniden yaşama eğilimindedir. Çocuklukta bakım verenle yaşanan duygusal uzaklık, yetişkinlikte “kaçınmacı” bir partnere duyulan çekimle yeniden sahneye konabilir. Bu, bilinçli bir tercih değil; zihnin “yarım kalan hikâyeyi tamamlama” çabasıdır. Kişi, geçmişte alamadığı güveni bu kez alabileceğine inanarak benzer ilişkisel kalıplara yönelir.

Üçüncü mekanizma ise duygusal yoğunluk ve merakla ilgilidir. Zıt bağlanma tarzları arasındaki ilişki, belirsizlik ve iniş çıkışlarla doludur. Bu dalgalanma, bazı bireylerde “heyecan” ve “çekim” olarak algılanabilir. Duygusal sistem sürekli tetiklendiği için ilişki canlı hissedilir; fakat bu yoğunluk çoğu zaman istikrarlı bir bağ yerine, inişli çıkışlı bir duygusal döngü yaratır.

Kaygılı–Kaçınmacı Döngü: Çekimle Başlayan, Çatışmayla Devam Eden İlişkiler

Zıt bağlanma stilleri arasındaki çekim çoğu zaman güçlü bir başlangıç yaratır, ancak bu çekim uzun vadede istikrarsız bir döngüye dönüşebilir. Kaygılı birey, yakınlık ve onay ararken; kaçınmacı birey mesafesini korumaya çalışır. İlişki ilerledikçe kaygılı kişi daha fazla yakınlık talep eder, kaçınmacı ise bu baskıdan bunalarak geri çekilir. Bu geri çekilme, kaygılı bireyde reddedilme korkusunu tetikler; o da daha fazla yakınlaşma çabasına girer. Böylece ilişki, “yaklaş–kaçın” döngüsü içinde gidip gelir.

Bu döngü her iki taraf için de duygusal olarak yorucudur. Kaygılı kişi sürekli belirsizlik içinde kalır; kaçınmacı ise özgürlüğünü tehdit altında hisseder. Başlangıçta çekici gelen farklar, zamanla güvensizliğin, kırılganlığın ve yanlış anlaşılmaların kaynağına dönüşür. İlişki bir süre sonra duygusal tatminsizlik, iletişim sorunları ve kopmalarla sonuçlanabilir. Araştırmalar, kaygılı–kaçınmacı birlikteliklerin hem stres düzeyini artırdığını hem de ilişki doyumunu azalttığını göstermektedir.

Bu tür ilişkilerde en dikkat çekici nokta, bireylerin genellikle farkında olmadan benzer döngüleri yeniden yaşamalarıdır. Her ayrılıktan sonra farklı bir ilişkiye başlansa bile, benzer bağlanma dinamikleri tekrar eder. Bu da, bağlanma stilinin yalnızca bireysel değil, ilişkisel bir kalıp olarak işlediğini gösterir.

Bağlanma Stilleri ve Sosyal Çevre: İlişkilerimizi Nasıl Etkiler?

Bağlanma stili, yalnızca romantik ilişkilerde değil, kişinin genel sosyal çevresini ve yakınlık kurma biçimlerini de etkiler. Kaygılı bağlanma eğilimi gösteren bireyler genellikle onay arayışında olduklarından, kendilerini kolayca eleştirmeyen veya terk etmeyecek kişilerle yakınlık kurma eğilimindedir. Bu nedenle, sosyal çevreleri sıklıkla destekleyici ama bazen de sınırları belirsiz ilişkilerden oluşabilir. Kaçınmacı bağlanma stiline sahip bireyler ise bağımsızlıklarını korumak isterler; fazla yakınlıktan rahatsız oldukları için çevrelerinde mesafeli, duygusal olarak daha kontrollü kişiler bulunur.

Zıt bağlanma tarzına sahip kişiler bir araya geldiğinde, bu dinamikler çevreye de yansır. Çiftin sosyal ilişkileri bile bu “yakınlaşma–uzaklaşma” ritmini taşır: biri daha çok sosyal etkileşim ararken, diğeri sınır koymak ister. Uzun vadede bu farklar, bireyin arkadaşlık ilişkilerini, iş ortamındaki bağlarını ve hatta aile içi iletişimini bile etkileyebilir. Bağlanma stilleri yalnızca bireysel özellikler değil; aynı zamanda sosyal bir ekosistemi şekillendiren görünmez örüntülerdir.

Güvenli Bağlanma: Farkındalıkla İyileşme Mümkün mü?

Bağlanma stilimiz geçmiş deneyimlerle şekillense de, farkındalık ve yeni ilişkisel deneyimler bu kalıpları dönüştürme olanağı sunar. Kişi, neden belirli türde ilişkilerde kendini daha “tanıdık” ya da “çekilmiş” hissettiğini fark ettiğinde, artık o döngüye bilinçsizce girmek zorunda değildir. Bu farkındalık, geçmişin kalıplarını yinelemek yerine, ilişkilerde daha dengeli ve sağlıklı sınırlar kurmanın kapısını aralar.

Psikoterapi, güvenli bağlanma yönünde ilerlemenin en etkili yollarından biridir. Özellikle bağlanma odaklı veya psikodinamik yaklaşımlar, kişinin ilişkilerinde yeniden güven ve özerklik deneyimlemesine olanak tanır. Güvenli bağlanma, duygusal yakınlıkla özgürlüğün aynı anda var olabildiği bir ilişki biçimidir. Bu noktaya ulaşmak, zıt bağlanma dinamiklerinden tamamen uzaklaşmak değil; onları anlamak, dönüştürmek ve içsel dengeyi yeniden kurmak anlamına gelir.


Klinik Psikolog Tuğçe Turanlar, psikodinamik yönelim ağırlıklı çalışmaktadır. Travmalarla çalışırken EMDR yöntemini, kişilik örüntüleriyle çalışırken Şema Terapiyi, ilişkilerde ise Gottman Çift Terapisi yaklaşımını kullanmaktadır. Özellikle narsisizm, bağlanma sorunları ve ilişkisel dinamikler üzerine yoğunlaşır. Yazılarında hem klinik deneyimlerinden hem de bilimsel araştırmalardan beslenerek psikolojik kavramları herkesin anlayabileceği bir dille aktarmayı amaçlar.


Kaynakça

Partner similarity matters for the insecure: Attachment similarity and relationship satisfaction in romantic couples. 

Bireysel psikoterapi İstanbul Psikolog Kaçıngan bağlanma Kaygılı bağlanma Yetişkin bağlanma stilleri
Önceki
Sonraki

İlgili Makaleler

Çocukluk Amnezisi – Erken Yaş Anılarını Neden Hatırlayamayız
Çocukluk Amnezisi – Erken Yaş Anılarını Neden Hatırlayamayız
8 Kasım 2023

Çocukluk amnezisi, bilimsel araştırmalarda sıkça incelenen ve insanların erken...

Devamı
Aşk içinde kalmanın bir yolu var mı
Aşk içinde kalmanın bir yolu var mı
5 Eylül 2021

“Aşk, varoluşsal boyutta benlik sınırlarının terk edilmesidir.” Kernberg Aşkın...

Devamı
Jüpiter ve Venüs Gezegeni – Karanlık Korkusu
Jüpiter ve Venüs Gezegeni – Karanlık Korkusu
8 Eylül 2021

Jüpiter ve Venüs Gezegeni - Karanlık Korkusu Merlin bugün de hava kararacağı ve...

Devamı
Dopamin Detoksu Nedir
Dopamin Detoksu Nedir
18 Haziran 2024

Dopamin detoksu, modern yaşamın getirdiği sürekli uyaranlara ve bağımlılık...

Devamı

Instagram

Külkedisi Sendromu, kadınların bağımsızlığa karşı Külkedisi Sendromu, kadınların bağımsızlığa karşı geliştirdikleri bilinçdışı korkuyu ve bir başkası tarafından korunma, yönlendirilme ya da “kurtarılma” arzusunu anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Bu nedenle, bir klinik tanıdan çok, belirli bir psikolojik ve toplumsal örüntüye işaret eder.

Bu örüntüde kişi, yaşamını dönüştürecek gücü kendi içinde değil, dışarıda aramaya başlayabilir. İlişkilerde partnerin idealize edilmesi, aşırı uyum sağlama, kendi benliğini geri plana itme ve güvende hissetmek için bir başkasının varlığına ihtiyaç duyma bu yapının sık görülen görünümlerindendir.

Kavramın dikkat çekici yanı, yalnızca bireysel psikolojiyle değil; masallar, kültürel anlatılar ve toplumsallaşma süreçleriyle de ilişkili olmasıdır. 

Külkedisi masalında olduğu gibi, kadın bekler, sabreder, uyum gösterir; değişim ise kendi eyleminden çok dışarıdan gelen bir figürle mümkün olur. Böylece bağımsızlık, özgürleştirici bir alan olmaktan çıkıp kaygı uyandıran bir alana dönüşebilir.

Psikodinamik açıdan bakıldığında ise bu örüntü, bağımsızlıkla ilgili çatışmalı duyguların bastırılması üzerinden de okunabilir.

🌷

#psikoloji
Beyaz Şövalye Sendromu, ilişkide sürekli kurtarıcı Beyaz Şövalye Sendromu, ilişkide sürekli kurtarıcı role geçmeyi anlatır. Kişi karşısındakini sevmekle yetinmez; onu toparlamaya, iyileştirmeye, taşımaya ve düzeltmeye de çalışır.

İlk bakışta bu, sevgi, fedakarlık ve bağlılık gibi görünebilir. Ama zamanla ilişki, iki kişinin birbirine eşlik ettiği bir alan olmaktan çıkıp birinin diğerini sürekli düzenlemeye çalıştığı bir yapıya dönüşebilir.

Bu dinamikte partnerin sorunları kişinin gündemine dönüşür, partnerin duyguları ise kendi sorumluluğu gibi hissedilir. Kimi zaman dışarıdan “çok ilgili” görünen tutumun altında, kaybetme korkusu ya da vazgeçilmez olma ihtiyacı da bulunabilir.

Oysa sağlıklı destek vermek ile kurtarıcı role geçmek aynı şey değildir. Destek vermek, karşı tarafın yerine yaşamak değil; yanında olurken yine de onun kendi ayakları üzerinde durmasına alan açmaktır.

Beyaz şövalye dinamiğinde ise bu denge bozulur. Bir süre sonra sevgi ile sorumluluk, şefkat ile yük taşıma birbirine karışır. Bu da ilişkide eşitliği zedeler; yorgunluk, kırgınlık ve bastırılmış öfke yaratabilir ❤️‍🩹

Çoğu zaman bu rol kötü niyetle değil, iyi niyetle başlar. Ama yine de şu fark önemlidir: Sevgi, birini taşımak değildir. Destek olmak, onun yerine yaşamak değildir. 

Yakınlık, birini kurtarma görevi değildir.

#psikoloji
“Bırak yapsınlar” yaklaşımı, umursamazlık ya da he “Bırak yapsınlar” yaklaşımı, umursamazlık ya da her şeyi akışına bırakmak değildir. Asıl mesele, kontrol edemediğiniz kişilerle, tepkilerle ve durumlarla sürekli zihinsel mücadele etmek yerine enerjinizi gerçekten etkileyebildiğiniz alana yöneltebilmektir 🌷

Yani odağı, başkalarının ne yaptığına değil; kendi tutumunuza, sınırlarınıza ve seçimlerinize çevirmektir.

Bu bakış açısı, dışarıyı kontrol etmeye çalışırken yaşadığınız yorgunluğu ve güçsüzlük hissini azaltmaya yardımcı olabilir. 

Başkalarının davranışlarını değiştirmeye çalışmak yerine, kendi tepkinizi düzenlemeniz, değerlerinize uygun hareket etmeniz ve gerçekliği olduğu gibi görebilmeniz daha işlevsel bir zemin sağlar. Böylece zihninizdeki gereksiz yük azalabilir, daha net düşünmek ve daha sağlıklı kararlar almak kolaylaşabilir.

Günlük yaşamda bu yaklaşım; mesajınıza dönmeyen bir arkadaş, eleştirel bir iş ortamı ya da hayal kırıklığı yaratan bir ilişki dinamiği karşısında hemen savunmaya geçmemenizi destekler. 

Bunun yerine durup olanı fark etmek, kısa bir içsel mesafe oluşturmak ve ardından “Ben şimdi ne yapacağım?” sorusuna dönmek mümkün hâle gelir. 

Ancak bunun, şiddet, tehdit ya da hak ihlali içeren durumlarda pasif kalmak anlamına gelmediğini unutmamak gerekir. Böyle durumlarda öncelik, kendinizi korumak ve destek almaktır.

Klinik Psikolog Tuğçe Turanlar

Kaynak: Bırak Yapsınlar Teorisi - Mel Robbins 
Mutluluk Tuzağı - Russ Harris
Travma sadece “kötü bir anı” değildir. Sinir siste Travma sadece “kötü bir anı” değildir. Sinir sisteminde ve bedende iz bırakabilir. Çözülmemiş travmatik stres, bedenin alarm sistemini (HPA ekseni) uzun süre açık tutabilir. Bu da bizi fark etmeden “hayatta kalma” moduna sokar. Uyku bozulabilir. Enerji düşebilir. Ağrı ve gerginlik artabilir.

Zihin ve beden ayrı yapılar değildir. Duygusal stres; hormonlar, sinir sistemi ve bağışıklık sistemiyle sürekli etkileşim halindedir. Uzun süren stres kortizol dengesini etkileyebilir. Bu denge bozulduğunda vücudun enflamasyonu düzenlemesi zorlaşabilir. Bu durum bazı kişilerde bedensel kırılganlığı artırabilir. Burada amaç “duygular hastalık yapar” demek değildir. Daha doğru ifade şudur: Stres yükü arttıkça bazı sağlık sorunları için risk artabilir.

Gabor Maté’nin kuramsal çerçevesi, özellikle sınır koyamama ve öfkeyi bastırma gibi örüntülerin “gizli stres” yaratabileceğini söyler. Bu, kesin bir neden–sonuç iddiası değildir. Klinik gözlemlerle güçlenen bir yorumdur. ACE çalışmaları da çocuklukta olumsuz deneyimler arttıkça yetişkinlikte bazı sağlık risklerinin arttığını gösterir. Travma bir hastalığın tek nedeni değildir. Genetik ve çevresel etkenler de önemlidir. En kritik nokta suçlamak değil, tabloyu doğru okumaktır.

#psikoloji 

Okuma önerisi: Dr. Gabor Maté – Vücudunuz Hayır Diyorsa 

**Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır. Tanı koymaz ve tedavi önerisi yerine geçmez. Şikâyetleriniz için bir hekime ve/veya ruh sağlığı uzmanına başvurunuz.**
Tetris Oynamak Travmatik Anıların Etkisini Azaltır Tetris Oynamak Travmatik Anıların Etkisini Azaltır mı?
Klinik araştırmalar, travmatik bir olaydan sonra Tetris oynamanın, akla gelen rahatsız edici görüntülerin sıklığını azaltabileceğini göstermektedir. 

Bu yöntem, Tetris’in beynin sınırlı kapasiteye sahip “çalışma belleğini” meşgul ederek anının şiddetini zayıflatmasıyla çalışır. 

Ancak Tetris tek başına bir tedavi değil, profesyonel süreci destekleyen bir bilişsel araçtır.

Tetris Beyindeki Travmatik Görüntüleri Nasıl Zayıflatır?

Travmatik anılar zihnimizde genellikle canlı ve sarsıcı “fotoğraflar” olarak saklanır. Beynimizin aynı anda işleyebileceği bilgi miktarı ise sınırlıdır.

“Bilişsel rekabet” adı verilen sürece göre; bir kişi travmatik bir anıyı hatırlarken aynı anda Tetris gibi blokların döndürülmesini gerektiren bir oyun oynarsa, beyin her iki görsel işi aynı kalitede yapamaz. 

Tetris, beynin görsel kaynaklarını doldurarak travmatik görüntünün zihne daha sönük ve daha az rahatsız edici bir şekilde geri kaydedilmesini sağlar.

Beyin Esnekliği (Nöroplastisite) Bu Süreçte Nasıl Bir Rol Oynar?

Beynimiz deneyimlerle kendini yeniden şekillendirme (nöroplastisite) yeteneğine sahiptir. 

Travmatik anılar sabit kayıtlar değildir; her hatırlandıklarında değişime açık hale gelirler. 

Tetris oynamak, anının en canlı olduğu o kısa sürede araya girerek travma devrelerini “kesintiye uğratır”. Böylece anının duygusal yükü zamanla hafifleyebilir.

Tetris ve EMDR Terapisi Arasındaki Benzerlik Nedir?

Tetris, klinik psikolojide kullanılan EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma) yöntemiyle benzer bir mantığa sahiptir. EMDR’de terapist rehberliğinde gözler sağa sola hareket ettirilerek beyin meşgul edilir. 

Tetris de görsel-uzamsal dikkatimizi yoğun şekilde kullanarak beyni benzer bir “duyarsızlaşma” sürecine sokar.

Önemli olan oyunun kendisi değil, zihni görsel olarak meşgul etme biçimidir. Benzer bir destekleyici etki için şu aktiviteler de tercih edilebilir:

* Yapboz (Puzzle)
* Çizim ve Boyama
* El İşleri: Örgü örmek gibi
* Mekansal Planlama

**Bu içerik bilgilendirme amaçlıdır. Eğer travma sonrası stres belirtileri yaşıyorsanız, mutlaka bir ruh sağlığı uzmanından destek almalısınız.**

#psikoloji
Her Şey Yolundayken Neden “Kötü Bir Şey Olacak” Gi Her Şey Yolundayken Neden “Kötü Bir Şey Olacak” Gibi Hissediyoruz?❤️‍🩹

Hayatınızda her şey yolunda giderken aniden bir huzursuzluk çöküyor mu? Sanki bu mutluluğun bir bedeli olacakmış gibi bir tetikte olma hali...
Aslında bu, sinir sisteminizin size bir oyunudur. Eğer kaotik bir ortamda büyüdüyseniz, sinir sisteminiz huzuru “tekinsiz bir boşluk” olarak kodlar. Çünkü sizin için tanıdık olan mutsuzluk, yabancı olan huzurdan daha “güvenli” hissettirir.

🌱Bu döngünün temelinde şunlar olabilir:

* Kaosun Konforu: Zihniniz, ne zaman ne olacağını bildiği o eski huzursuz günleri özler; çünkü krizin içinde nasıl hayatta kalacağınızı biliyorsunuzdur.

* Kontrol Çabası: Dışarıdan gelecek olası bir “darbeyi” bekleyip gerilmek yerine, kendi mutsuzluğunuzu yaratarak durumu kontrol altında tutmaya çalışırsınız.

* Ebeveyne Bilinçdışı Sadakat: Eğer mutsuz veya acı çeken ebeveynlerle büyüdüyseniz, onlardan daha mutlu olmayı onlara bir “ihanet” gibi hissedebilirsiniz. Onların yaşayamadığı o huzurlu hayatı yaşamak, bilinçdışında bir suçluluk duygusu yaratarak sizi yeniden tanıdık olan o mutsuz zemine çekebilir.

🌱Huzura tahammül etmek, sinir sistemine bu sessizliğin güvenli olduğunu ve mutlu olmanın bir suç olmadığını yeniden öğretmekle başlar.

Bu konu hakkında daha detaylı bilgi edinmek ve makalenin tamamını okumak için web sitemdeki yazıyı inceleyebilirsiniz: tugceturanlar.com 👩🏻‍💻

Not: Psikolojiye dair farkındalık notları, hazırladığım kendi kendine yardım araçları ve topluluğa özel içerikler için “Seans Odası Sakinleri” Telegram kanalına katılabilirsiniz. Terapi sürecini desteklemek ya da bireysel içsel yolculuğuna eşlik etmek isteyen herkes bu alana davetlidir. Katılım için gerekli bağlantıya profilimden ulaşılabilir.

#psikoloji #psikoterapi
Instagram'da takip et

Öne Çıkan Konular

  • İlişkisel Örüntüler
  • Bağlanma ve Yakınlık Sorunları
  • Travma ve Psikolojik İzler
  • Kişilik Yapıları
  • İçsel Çatışmalar ve Anlam Arayışı
  • Kaygı, Kontrol ve Aşırı Düşünme
  • Rüyalar ve Bilinçdışı Süreçler

Son Eklenenler

  • Tetris ve Travma: Kötü Anıları Durdurmak Mümkün mü?
  • Tekrarlayan Rüyalar Neden Görülür? Bilinçdışının Israrı
  • Tekrar Eden Yaşam Örüntüleri ve Bilinçdışı: Semboller Ne Anlatır?
  • Her Şey Yolundayken Mutsuz Hissetmek
  • Paranoid Kişilik Yapısı: Sürekli Tehdit Algısı ve Güven Sorunu
  • Sosyal Kaygı: Görülme Korkusuna Analitik Bir Bakış

Yasal Uyarı

Bu internet sitesinin içeriği ve uygulamaları, sadece bilgilendirme ve eğitim amaçlı olup, herhangi bir şekilde tıbbi öneri verme veya herhangi bir danışan sağlama amacı ile oluşturulmamıştır. Sitemizde yer alan alıntı ve görüşler açıkça belirtilmediği takdirde resmi görüşlerini yansıtmamaktadır. Yazılı izin alınmaksızın kaynak gösterilerek dahi kullanılamaz